Günler, Güneşi Özlüyor Sersefil.

öğretmenler günü

Anneannemler Yalova’dan yazlık aldıklarında ben ilkokul son sınıftaydım. Aydın 6 sitesi B blok..

Ankara’ya hiç de uzak değildi. Bilemedin 5 saat. O zamanlar direkt oraya giden otobüs yoktu, önce Bursa’ya, Bursa garından ayrı bir otobüsle Yalova’ya gider, sitenin önünde, sabaha karşı inerdik..

Genelde annemle ikimiz önden giderdik, babam birkaç gün sonra arabayla gelir, bizlere katılırdı.. Sabahın beşinde, otobüsten inersiniz, sıcak, nemli, deniz kokulu hava yüzünüze çarpar. Annemle el ele tutuşur, güle oynaya , valizleri çeke çeke siteye girerdik.

Ev ahalisi mışıl mışıl uyurken, anneannem bizi illa pencerede bekliyor olurdu. Beline kadar sarkmış , yüzü sevinçten pırıl pırıl, el sallayıp öpücükler gönderen halini her hatırladığımda burnumun direği incecikten sızlar.

Zor çıkardık o iki kat merdiveni.. Kapının önünde kimseyi uyandırmamaya çalışarak fısıl fısıl sarmaş dolaş olur, ayaklarımızın ucuna basarak içeri girerdik.

Hava o sırada yavaş yavaş ağırıyor olurdu, üçümüz turuncu tentenin dünya güzeli bir renge boyadığı geniş kocaman balkona çıkar , heyecanla sohbete başlardık :
“-Aaa bahçeye yeni lambalar koymuşlar anneanne..!”
“-Evet canım, biz dedenle böcek diyoruz onlara.. Gece öyle güzel görünüyor ki bayılacaksın .Mustafa Efendi çok güzel bakıyor bahçeye, bak çimler nasıl sağlıklı oldu, yemyeşiller..”
Sonra duramazdı, “Hadi ben size çay koyayım..” diye tuttururdu. “Yok” derdik, “Bekleyelim, herkes kalkınca hep beraber kahvaltı ederiz. “..

Sonra ilk dayım uyanırdı eğer oradaysa.. Sonra Semra ablam, sonra iki küçük kuzenim.. İçerden çıplak ayaklarla, bronzlaşmış bir tenle ve uykulu gözler, sıcacık bedenlerle gelen tüm sevdiklerimizle kucaklaşır, öpüşür, birbirimize bakar, gülüşür, bir daha öpüşürdük..

Kahvaltı hazırlığı başlardı. Annem, anneannem, Semoş mutfağa girerken, dedemi uyandırma zamanı gelirdi.
Yataktan yüzünde güller açarak, “Aman da aman, kimler gelmiş..” diye ellerini çırpa çırpa kalkışı hiç gözümün önünden gitmez. Kemiklerimi kıracak gibi sarılırdı dedem. “Hoşgeldin sultanım” derdi kulağıma..

Balkona sofra kurulurdu. Her öğün, hep aynı saatte hepimiz illa ki o masanın etrafında olurduk. Anneanneciğim, her öğüne taptaze , şahane yemekler pişirir, onun üstüne de kasayla aldığı baldan tatlı Bursa şeftalilerini, kocaman bir kayık tabağına, soyar, dilimler getirirdi. Salataların suyuna kim ekmeğini banacak diye tatlı tatlı tepişirdik. Yemek bitti mi, herkes birbirinin elinden iş almaya çalışırdı.

Bunu abarttığımızı, kuzenim Seda , üç yaşlarındayken, bir yemek sonunda, “ Hadi şimdi de Allahaşkınıza oynayalım.” dediğinde anlamıştık..  🙂 Birbirimizin elinden tabakları çekiştirirken , “Allahaşkına..” deyip duruyormuşuz meğer..  🙂
O sıcacık yaz gününde, içeri dışarı gire çıka o sofrayı kurmanın, sonrada maaile oturup bir güzel yemenin, bir ağızdan konuşup gülmenin tadı nerede vardır?

Yalova’nın denizi bence hiç bir zaman ahım şahım olmadı. Kumsaldaki muhabbetti güzel olan. Ben hemen Yüksel Sitesine, arkadaşlarımın yanına koştururdum. “Sosyete” dediğimiz taşlıkta, kah sohbet eder, kah iskambil oynar, bol bol şakalaşır, denizanaları izin verirse de biraz olsun denize girer çıkardık.

Deniz dönüşü anneannem kapıya yeşil bir plastik leğenin içine su koyardı ayaklarımızı yıkayalım diye.. O minicik evde, sıra bekleyerek duşa girer çıkardık.. Öğleden sonraları, turuncu tentenin o huzur verici renginin duvarlara vurduğu salonda hepimiz ayrı bir yere serilir, tatlı tatlı şekerleme yapardık.

Saat altı gibi piyasa saati başlardı. Misler gibi giyinir, süslenir, siteler arası dolaşmaya çıkardık. Dedem tembih ederdi, “ Ön taraftan gidin de , sizi görelim evladım..” Biz ördek ailesi gibi dizi dizi önlerinden geçerken anneannemle dedem, mutluluktan mest olmuş halde bizi izlerlerdi.

Her site öyle miydi bilmiyorum, Aydın 6, yaş ortalaması yüksek bir yerdi. Bir şey gereksin, bahçeye yürü, yukarı doğru “Anneanneeee, Dedeeee..” diye bağır, her balkondan bir anneanne -dede çıkardı bir anda.. Sanki orası Anneanne-Dede Sitesi’ydi.  🙂 Bana öyle gelirdi..

Lise yıllarımda benim için Yalova’da hayat, iyice Yüksel Sitesi’ne kaymıştı. Oradaydı tüm arkadaşlarım..
Ayıptır söylemesi bir “moklu” deremiz vardı bizim..  🙂 Onun üstünde de köprüler.. Oralarda buluşurduk hep. Çekirdekler orada çitlenir, Roma dondurmacısından o nefis çıtırık kağıt helva arası karamelli dondurmalar oradan alınır, langırt maçları, basket turnuvaları orada yapılır, gece kumsal ateşleri orada yakılırdı. Heyecan ve aksiyon oradaydı anlayacağınız.

Ama akşamüstü oldu mu, ille de ille, eve döner, dedemle el ele güneşin batışını izlemek ve dilek tutmak isterdim. O saatte beni başka hiç ama hiç bir şey bunun kadar cezbedemezdi..

Canına yandığımın güneşi de, bir güzel batardı ki denizin içine, anlatamam size.. Turuncudan gir, mordan çık, muhteşem renklere boyanırken gökyüzü, biz dileğimizi diler, gözümüzü diker, altından bir topun denize dalması gibi, kayboluşunu izlerdik büyülenmiş gibi.. O balkonda dedemle el ele dilediğim dilekler hep gerçek olurdu..

Bugün artık Yüksel Sitesi yok.

Onunla birlikte birçok sevgili varlığımızı da sonsuzluğa uğurladık.

Aydın 6 ayakta kaldı.

Deprem gecesi dayımlar cümbür cemaat oradalardı. Onların sağ salim olduklarına dair haberi alana dek ömrümden ömür gitti. Hala aklıma geldiği her an, Allah’a şükrederim onları bize bağışladığı için.

O sevgili ev yıkılmadı, ama harap oldu.
Dayım, oradan ayrılmadan önce, o evdeki en değerli iki şeyi yanına aldı, kapıyı çekip çıktı. Anneannemle dedemin duvarda asılı fotoğraflarını.!
Konuştuğumuzda hep diyoruz ki, iyi ki o depremi görmediler, yaşamadılar.

Bizler de, hiç birimiz, içimiz kaldırıp o evin içine giremedik yeniden..

Depremin sadece yıkıcı yüzü yoktu bence..

İnsanların nasıl kenetlendiğini, nasıl birbirine yardım etmek için çırpındığını, ayağımızın altındaki yer sarsılırken, insanlığın nasıl güneş gibi parladığını hatırlayalım diyorum ben..
Yüksel’deki can’larımdan dinlediğim öyle hikayeler var ki inanamazsınız.

Anneannemin çocukluk arkadaşı, 80 yaşındaki Şaziye teyzemi, kaldığı enkazdan bir gencecik köylü kurtarmıştı mesela.. Oraya nasıl geldi, nasıl buldu, onu tatlı tatlı diller dökerek nasıl kucakladı, taşıdı…uzunca bir zaman konuşmuştuk. Sanki bir melek, genç delikanlı kılığına girip gelmiş gibi..

Aslında bu ülke, “hiç tanımadığı” biri için, “enkaza girip”, “kendi canını hiçe sayarak can kurtaran” insanların ülkesi.

Hani sevgili Kayahan şarkısında der ya, “Günler, güneşi özlüyor sersefil..”..

İşte bu sersefil günlerimizde en çok bunu hatırlamaya ihtiyacımız var diyorum ben.

Ne dersiniz?

Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım-Hayykitap
Sayfa 167 ( Yalova’m)

( Balkondan bakan anneanne ve dedeler demiştim ya, işte benim canlarım, işte Aydın 6, işte balkon ve işte o turuncu tente, kenarda duran ise dedeciğimin meşhur sallanan koltuğu, hep kapıştığımız…)

1 Cevap

  1. Bende o zaman Bigadiçteydim. gönlüm gabardı gözlerim yaşardı. Allah hayatını kaybedenlere Rahmet etsin. Depremde yiten mallar Sadaka Yiten Canlar Şehittir. Allah Milletimizi böylesi semavi ve arazi Felaketlerden muhafaza eylesin. Birdaha böyle felaketler yaşatmasın İnşa Allah aaaaaaaaaaaaaaaaaamiiiiiiiiiin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Popüler İçerikler

Torbacıya Etek Giydirip Döve Döve Sokakta Dolaştırmak

Seyit Onbaşı

Bir tavuk yolun karşısına neden geçer?

Değerler mi, Ne Derler Korkusu mu?

Artık Zenginiz

Sonunu Okuyunca Göz Yaşlarına Boğulacaksınız…

Taksici ve para üstü

Hoşgeldin Hanım Efendiciğim

Sevdiğin Her Şeyi Er Ya da Geç Kaybedeceksin Ama

Sen Doğru Ol, Kem Belasını Bulur

Canım Oğluma / Kızıma… (Mutlaka Okuyalım!!!)

Bu Vatan Kolay Alınmadı

Profesör ile Öğrenci

Organ Mafyası

Anne Hakkı Ödenmez

Çizgiyi Kısaltmak

Herşey Hiçlik Makamı İçin mi?

Bugün öğretmenine iyi bir soru sordun mu?

Bu Gün Bize Hediyedir…