akide şekeri

İlacım Ol

Biz evleneli tam yedi sene oldu.Eşim Hikmet çok iyi bir insandır. Evine ve ailesine de çok bağlıdır. Ama evliliğimizde yolunda gitmeyen tek birşey var. Oda düzenli olmayan uykusu. İnanın bana daha bir gece rahat rahat uykuya daldığını görmedim. Yataktan kalkıp, kıvrılmadığı kanepe, uzanmadığı minder kalmıyordu geceleri… Çoğu zaman mutfaktaki pofuduk sandalye de tavana bakarak uykuya dalmaya çalıştığını görürdüm. Ama tam anlamıyla rahat bir uyku değildi bu…

Doktora gittik beraber.İlaçlar yada doktorun önerileride çare olmadı bu uykusuzluğa. Bazı geceler yataktan kalkıp kıvrıldığı kanepede hıçkırığa benzer sesler duyardım. Bu artık bende takıntı haline gelmişti. Acaba bende mi bir sorun var diye dert etmeye başlamıştım en sonunda içten içe. Acaba benimle ilgili bana söyleyemediklerim mi vardı? Çok üsteledim, rica ettim. Bazende gözyaşı dökerek anlatmasını istesemde nafile…

Sekizinci senede eşimin tavırları artık bana aramızda bir uçurum oluşmaya başladığını hissettirmeye başlamıştı.Evlilik yıldönümümüzde sırf onun için okadar rahat bir yatak almıştım ki. Elleriyle şöyle bir yokladı yatağı. Neler hissettiğimi anladığı için mi bilmem ama ağlama başladı. Hemde hıçkıra hıçkıra. Kırk yaşındaki eşimi ilk defa böyle görmek yüreğimi yakmıştı.Ağlarkende bana bir zamanlar “küçük bir iş kazası” deyip geçiştirdiği omuzundaki yara izini tutması beni epeyce endişelendirmişti… O gece eşim Hikmet’i çok değer verdiği eski sandığından çıkardığı siyah beyaz resimlere bakarken gördüm. Sabah olup işe gittiğinde ise telaşla o eski sandığı açıp karıştırmaya başladım. Tek bir resim dikkatimi çekti. Şip şak resimler derdik eskiden biz o resimlere. Üzerine düşen yüzlerce gözyaşı belli belirsiz izler bırakmıştı resimde. Siyahi ve bir deri bir kemik kalmış adamla eşimin gençlik yıllarında omuz omuza nerede çekildiği belli olmayan bir resimdi.Siyahi adamın üzerindeki yırtık ve vücudunu tamamen kapatmayan elbiseleri ile yüzündeki buruk tebessüm ilk dikkat ettiğim şeylerdi. Sonra resmin arkasını çevirdim. Anlamadığım çok karışık bir dilde, çivi yazısını andıran harflerle uzunca cümleler yazıyordu…

O günden sonra görev edindim o cümlelerin ne anlama geldiğini bulmayı. Şans eseri o günlerde televizyondaki bir belgesel kanalında, yüzlerce ülkeyi gezmiş, kültürlerini tanımayı amaç edinmiş, hatta en yerel kabilelerin dillerini, alfabelerini bile öğrenmeyi başarmış bir gezginin benim yaşadığım şehirde yaşadığını öğrendiğimde ertesi gün ilk işim o gezgini araştırmak olmuştu.Saatler süren bir araştırmadan sonra adresini de bulup hemen yola koyuldum. Söz konusu gezginin evine vardığımda kendimi tanıtıp, eşimin eski sandığında bulduğum o resmi uzattım adama. Ve eşimin yıllardır süren uykusuzluğundan bahsettim nemli gözlerle. O resmin arkasında ne yazdığını bana okumasını rica ettim nemli gözlerimle. Uzun uzun baktı resmin arkasında olan yazılı cümlelere. Ve sonra hece hece okumaya başladı…

-“Tek Umut sensin Hekmaat. Sen yardım etmezsen birgün ailemle kaybolup gideceğim bu topraklarda.Seni ölümün soğuk nefesiyle başbaşa bırakmadığım gibi, sende beni bırakmayacaksın biliyorum. Senden yardımımın karşılığını beklemiyorum.Düşman kabilenin katlettiği büyük şefimiz hep derdi ki:İnsan insana ilaç olmalı…İlaç ol aileme beyaz adam. Koca yürekli beyaz dostum. İlaç ol bize… -“

Yaşlı gezginin dudaklarından bu cümleler döküldüğünde eşim Hikmet’in bana hiç anlatmadığı bir hikayesi olduğunu öğrenmiştim. Babamdan bana miras kalan sekiz dönümlük araziyi ani bir kararla sattım o gün. Elime geçen epeyce yüklü paranın küçük bir kısmıyla üç kişilik bilet aldım. Eşimi de iki kişilik bir tatile çıkmaya ikna ettim o akşam İşyerinden izin de aldık alel acele. Ertesi gün küçük birer de bavul hazırladım. Çocukları anneme bıraktık. Havaalanına vardığımızda rica minnet ikna ettiğim yaşlı gezgin bizi bekliyordu.Eşim neler olduğunu sorsa da ısrarla senelerce bana anlatamadığı hikaye gibi bende ona hiçbirşey sormaması konusunda rica ettim defalarca… Bindiğimiz uçağın Afrika ya gittiğini öğrendiği andaki heyecanını görmenizi isterdim…

Uzun saatler süren yolculuktan sonra uçağımız ülkeye başarılı bir şekilde iniş yaptı. Defalarca bu ülkeye gelmiş olan yaşlı gezgin üst makamlarda olan tanıdıklarıyla diplomatik sohbetler yaparken, eşim hiç kesilmeyen sorularını sormaya devam ediyordu bana…

Saatler sonra küçük bir minibüse bindik. Ve Afrikanın en ilkel kabilelerinin bulunduğu köylere ulaştık on iki saatlik bir yolculuğun sonrasında.

Eşim Hikmet kendi iç dünyasına dalmış halde geçtiğimiz yolları izlerken, omzundaki yara izini bastırıyor du elleriyle. Yaşlı gezgin ilkel kabilelerin bulunduğu o köylerden beş kadar adamla anlamadığım o dilde birşeyler konuşup,ertesi gün yola çıkmak için sözleştiğini söylediğinde, eşim artık herşeyi anlamış gibi gözyaşlarına boğulmuş bana bakıyordu… O gece de hiç uyumadı Hikmet. Ne kadar yol yorgunu olsada gözlerine uyku girmiyordum birtürlü…

İz sürebilecek en iyi adamlar olduğunu anladığım beş adamla birlikte, uçsuz bucaksız ormanda tamı tamına on iki günümüz geçti. Ne olursa olsun sonuna kadar kararlıydım. Vazgeçmek istemiyordum.Eşimi uykusuzluğundan kurtarmalıydım. Ama en sonunda pes etmiştik. Geri dönceğimiz o günün akşamı, siyahi köylülerden biri,

-“Koni vaçcua… Koni vaçcua(İşte oradalar) -” diye hiç durmadan bağırmaya başladı… Hep birlikte ilerledik. Toprağın altına kazılmış bir tünelden kırklı yaşlarda bir adam çıktığında, eşim Hikmet’in yüzü bembeyaz kesilmişti… Adama yaklaştı titreyerek.

-“Sençai mavua vavit ablua(Affet beni siyahi dostum) -” diye gözyaşlarıyla bağırmaya başlamıştı sonrada kollarını açarak.

Nasıl bir buluşmaydı size tarif edemem. Nasıl duygusal bir buluşmaydı anlatamam. Ben eşimi ilk defa bukadar huzur dolu görmüştüm o siyahi adama gözyaşlarıyla sarılırken…Ve sonra aynı tünelden bir siyahi kadın ve iki çocuk çıktığında yara bere içinde kalan kolları ve yüzleri dikkatimi çekmişti…

Hikmet uzun uzun sarılıp gözyaşları içinde konuştu o siyahi adamla. Çocukların saçlarını okşadı şefkatle.

Yaşlı gezgin ikisi arasında geçen ve dinlediği o konuşmalardan anladığı kadarını bana çevirip anlatırken, hikayenin eksik parçaları da tamamlanmıştı zihnimde.

Eşim Hikmet gençlik çağlarında, Afrika’ya tır şöförü olarak gitmiş. Hemde birçok defa.En son seferinde ise ıssız bir yoldan geçerken vahşi bir kabile tarafından rehin alınmış. Tam canına kıyacakları sırada, Yagbi adında resimdeki o siyahi adam kurtarmış eşimi ellerinden. O sırada ise omuzunda derin bir yara almış eşim. Yagbi kendi kabilesinin düşmanlarının elinden kurtardığı Hikmet’i, kabilesinin hayatta kalan son fertleri olan kendi ailesinin yanına getirmiş. Ve günlerce yarasını iyileştirmek için okadar uğraşmışlarki… Aylarca o ailenin yanında kalmış Hikmet. Yarası iyileşene kadar onların dilini dahi öğrenmiş.Cesur Yagbi’nin ise eşimden tek isteği o cehennemden ailesini kurtarması olmuş. Eşim yanındaki şipşak fotoğraf makinasıyla bir resim çekmiş canını kurtaran dostuyla hatıra kalması için… Yagbi ise ilk defa gördüğü resmin arkasına, kabile şefinden öğrendiği harflerle kendi diliyle birkaç cümle yazmış. Ve eşimin yarası iyileşince, ailesini bile tehlikeye atarak tam otuz kilometre uzaktaki ilk köye ulaştırmış onu…Şirket yetkilileri en sonunda o köyde bulmuşlar eşimi…

Hikmet böyle bir tehlikeden kurtulup ülkeye dönünce, tır işine tövbe etmiş.Öyle gözü korkmuş ki.O topraklara birkez daha gitmeyi göze alamamış. Canını kurtaran Yagbi ve ailesini ise unutmaya zorlamış kendini…

Geçen onca sene içinde düşman kabilenin Yagbi’nin bir çocuğunu öldürdüğünü öğrendiğinde, Hikmet hıçkırıklarla ağlamıştı dakikalarca.

Varımızı yoğumuzu ortaya döküp, ilkel hayatın dışına çıkmaya korkan Yagbi ve ailesini şehre getirdik. Onlara bir ev alıp, normal hayata alışabilmeleri için öğretmenler tuttuk. Ve hükümet güvencesi altında bir iş sahibi oldu Yagbi.Ailesinden kimsenin ölmeyeceğinin rahatlığı yüzünden okunuyordu artık. Altı ayda bir onları ziyaret etmek için geri geleceğimizi söylediğimizde dahi Hikmetle dakikalarca sarılıp ağlaştılar…Ayrılmaları okadar zor olmuştu ki.

Ülkemize döndüğümüz ilk gece eşim elinde siyah beyaz o resimle öyle güzel bir uykuya daldı ki. Ve günden sonra birkez olsun geceleri uyandığını görmedim…Her altı ayda bir Afrika’ya kardeş ailemizi ziyarete gidiyoruz artık. Yagbi’nin evlatları evladımız oldu. İleride Türkiye’ye okumaya gelecekler. Burada da bir aileleri olduğunu söyleme me gerek yok sanırım. . Her gittiğimizde normal hayata daha da alıştıklarını görüyoruz Yagbi ve ailesinin. Değişmeyen tek şey ise iki dostun gözyaşlarıyla birbirlerine o duygusal sarılmaları.

Ben şunu farkettim ki. Bir insanın huzur dolu uyku uyuması için, sarayları olmasına gerek yok. Vicdanı rahatsa bir insanın nerde olursa olsun rahatça uyur… Benim eşim artık rahatça uyuyor.Vicdanı rahat. Bazen uyurken gülümsediğini gördüğümde, istemsizce mutluluk gözyaşları süzülüyor yanaklarımdan…

Yazar: Suat Özge

Sosyal Medyada Yazarı Takip Edin : Instagram – Youtube – Facebook

ilacim ol

Benzer İçerikler

Sefaletin En Büyük Sebebi

hindistan’ın ingilizler tarafından işgal edildiği yıllarda bir ingiliz subayı hiçbir neden olmaksızın halktan bir hintliye sertçe bir tokat atar. hintli ...

Devamını Oku...

10 Komik Gerçek

1- Aynaya bakmadan kulaklarını göremezsin. 2- Saç tellerini sayamazsın. 3- Dilin dışardayken burnundan soluyamazsın. 4- Biraz önce No 3’ü denedin. ...

Devamını Oku...

Mezarcıyım

Diktatör devlet başkanı bir akşam meyhaneden içeri girer.Tezgahtara yaklaşır. Hafif içkili bir sarhoşun yanına çöker. Oradan buradan konuşurlarken sorar : ...

Devamını Oku...

Yumurtanın Tazesi

Tanıdıklardan biri, yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfik’e göstererek fikrini sorar: Neyzen beğenmediğini ifade edince, adam: -İyi ama, der. Siz hiç ...

Devamını Oku...

Yorum yapın