SEN YURT NEDİR BİLİR MİSİN?

Ayşe nene, rengi kahverengiye çalan, damarları dışarıdan görünen, buruşuk derili, titrek elleriyle iki kök yeşil soğanı sökerken bir yandan da kendi kendine mırıldanıyordu.

“Azıcık da marul ekebilseydim şimdi onlar da olmuştu. Dedim Meryem kıza, gel şurada iki peştemal kadar yer daha kazı da atıvereyim tohumu amma nerdee… hanım oldu hepsi hanım… off of” hoş ekse de neyle sulayacaktı ki?

Bu bahar sulama kanalına su da vermemişlerdi. Şuncacık soğanı bile evden çektiği hortumla suluyordu. Evin suyu bile yıkımlardan ötürü çoğu zaman kesiliyordu. Elektrik desen hak getire, gündüzleri nerdeyse hiç yok, geceleri idareten veriyorlardı. Bağlığın herbir yanından gelen motorlu testere seslerini duymazdan geldi. Söylene söylene, soğanların topraklı köklerini oturduğu yerde ayıkladıktan sonra, bir eliyle yerden kuvvet aldı, soğanları tuttuğu diğer elini dizine dayayarak, zor da olsa yerinden kalkı. Artık tam olarak doğrultamadığı belini yapabildiği kadar düzeltmeye çalıştı. Öylece bir kaç saniye dizlerinin titremesi geçsin diye bekledi. Yeterince güç topladığına kanaat getirince, bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan taş duvara dayadığı bastonunu alıp, evin kapısına çıkan merdivene doğru yürümeye başladı. Bastonuna dayanarak yürüdüğü beş altı adımlık bu mesafe bile onu yormaya yetmişti.

Merdivenin ilk basamağına adımını attığı anda ayaklarının arasında emektar kedisi Mestan’ı farketti. Can arkadaşı her zaman olduğu gibi yine onu yalnız bırakmamıştı. Mestan ona rahmetli kocasının yadigarıydı. Onbeş sene önce, daha gözleri bile açılmamıştı bulduklarında. O aslında istememişti ama çok sevdiği eşinin ısrarına dayanamayıp, bahçede beslemeye razı olmuştu. Eşi ile Mestan arasında çok güçlü bir dostluk gelişmiş, birbirlerine baba oğul gibi bağlanmışlardı. Camiye, kahveye, bağa-bahçeye birlikte gidiyor, eve birlikte dönüyorlardı. Çok sevdiği kedisinin sapsarı tüylerini uzun uzun tarar, sanki onu anlıyormuş gibi sohbetler ederdi. Soğuk kış geceleri karısından gizli eve alır, yatağının altındaki çamaşır dolu leğende yatmasına izin verirdi. Sabah bu durumu farkeden karısı, yalancıktan biraz kızar, karnını doyurup öyle salardı bahçeye. Yaşlı adam günlerce hasta yatağında yatarken Mestan bir an olsun başucundan ayrılmamıştı. Canından öte tuttuğu eşinin son nefesinde kendine emanet ettiği Mestan o günden sonra Ayşe nenenin nefesi, can yoldaşı olmuştu. Kadıncağız onda kocasının, Mestan’da yaşlı kadında sahibinin hasretini dindiriyordu. Mestan, uzun tüylü sarı kuyruğunu yaşlı kadının bacaklarına dolayarak, başını ona doğru dikti. Sanki hatırını sorar gibi, gözlerini hafifçe kapatarak “mıırrr” diye mırıldandı.

“Mestaann, sen misin oğluumm.. kurban olurum seni verene oğluumm.. acıktın mı seen, hadi gidip karnımızı doyuralım..”

Ambarın önündeki çardağa, katlayıp kenara koyduğu eski çul kilimi serdi. Dizlerinin üzerinde eğilmiş, titreyen ellerini, rengi uçmuş, kenarları pörsümüş kilimin üzerinde gezdirirken, biran maziye, taa elli yıl eskiye gitti. Bu kilimi dokuyup bitirdiği gün geldi gözünün önüne. Tıpkı bugünkü gibi sermişti ambar kapısına ve üzerinde güzel bir sofra kurmuştu da eşi görünce ne çok sevinmişti. Eş dost ne kalabalık sofralarda buluşmuşlardı bu kilimin üzerinde, ne hoş sohbetler edilişti sayısız kez. Önce evatlarının beşikleri aşındırdı ipliklerini, sonra geçip giden uzun yıllar. Şimdi kaldırıp silkelemeye bile güç yoktu yorgun kollarında. Yıkıntıların tozlarından sakınabilmek için akşamları katlayıp kaldırıyordu kenara, sabah yeniden seriyordu. En az çul kilim kadar yaşlı olan tahta sofranın üzerini, getirdiği iki üç parça kahvaltılık ve bostandan söktüğü yeşil soğanlarla donattı. Mestan çoktan sofranın kenarındaki yerini almıştı bile.

“Az daha sabret oğul, senin yemeğini de getiricem şimdi, çok mu acıktın seenn”

İki büklüm belini doğrultmaya çalışarak, tekrar gitti mutfağa. Ocağın üzerinde duran demliği ve Mestan’ın tabağını alıp, ambar kapısında hazırladığı sofrasına götürdü. O esnada birinin bahçe kapısını açıp içeriye girdiğini farketti. Uzağı seçemeyen gözlerini iyice kısarak

“Kim ooo” diye sordu.

“Ezee benim Sefaa”

Son zamanlarda yanına uğrayıp halini hatırını soran tek kişiydi Sefa. Çocukluğundan beri karşı bayırlarda keçi çobanlığı yapıyor, ağılın yanındaki derme çatma kulübede yaşıyordu. Hayatı ilçeden uzakta çobanlık yaparak geçmişti ama o bundan asla şikayetçi değildi. Ara sıra indiği ilçede çok sevdiği dostlarına uğrar, onlarla vakit geçirir, sonra tekrar keçilerinin yanına dönerdi. Nüktedan kişiliği sayesinde herkes onu tanır ve severdi. Keçilerini satarak kazandığı parayla kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyordu. Elinde asası, göğsüne düşen bembeyaz uzun sakalı ve derine düşmüş keskin bakışlı gözleri ile herkesten farklıydı. Karı koca yetim büyüyen Sefa’yı çok severlerdi. Eşi zaman zaman Sefa’yı kolundan tutup, zorla eve getirir, saatlerce sohbet edip kahkahalarla gülerlerdi. Yaşlı adamın vefatından sonra da ziyaretlerini hiç aksatmamıştı. Her hafta düzenli uğrar, elinden geldiğince Ayşe nenenin ihtiyaçlarını karşılardı.

“Sen misin oğuull, gel hele gel. Nasibin varmış, daha çayımdan yudum almadım, gel beraber içelim”

Sefa’yı karşısında gören Ayşe nene birden cana gelmiş, yüzünde güller açmıştı.

“Oğul ne iyi ettin de geldin, çok özlemiştim seni”

Getirdiği erzakı ve Mestan’ın mezbaha istikakı olan sakatat dolu poşeti mutfağa bırakmak için girdiği evden, elinde bir çay bardağıyla çıktı.

“Ayşe eze böyle yalnız yaşamak olur mu, seni everelim diyorum, yanaşmıyorsun. Bak Tekkale’de emekli bir amca var, evlenmek istiyormuş. Yeni ev de yaptırmış. Ne güzel yaşayıp gidersiniz beraber”

Bunları söylerken, bembeyaz sakallarına karışan bıyığının altından kıs kıs gülüyordu. Her geldiğinde yaşlı kadına takılmadan duramıyordu. Onu muzip şakalarıyla kızdırıp, bir kaç dakika da olsa yalnızlığını unutturmak, hoşuna gidiyordu.

“Bak şimdi yiyeceksin bastonun sapını kafana”

“Tamam kızma eze, ben senin iyiliğin için söylütorum”

“İstemem, ben Mestan’ımla yeterince mutluyum. Çayını iç, karnını doyur, saçma sapan konuşma”

Sefa’nın kahkahaları Ayşe neneye sinirini unutturmuştu. Şaka şenlik kahvaltılarını ederken, bir polis aracı gelip bahçe kapısının önünde durdu. Arabadan inen iki polis memuru yolda beklerken, üçüncüsü bahçe kapısını açıp içeriye girdi.

“Teyzecim müsade var mı, ben emniyet amiriyim. Seninle konuşmaya geldim”

“Eze korkma, ne düşünüyorsan açıkça söyle, sana bir şey yapamazlar”

Sefa defalarca şahit olduğu bu tatsız olayın tekrarlanmasından duyduğu rahatsızlığı, bakışlarıyla ve ses tonuyla belli etmişti.

“Buyur amir bey, ne diyeceksen de ama ezemi üzme”

Ayşe nenenin az önceki neşeli halinden eser kalmamıştı. Titreyen elindeki çay bardağını düşmesin diye, usulca sofraya bıraktı. Yüzündeki çizgiler sanki bir anda iki katı derinleşmiş, gözleri hemen buğulanmıştı. Kafasını yerden kaldırıp, karşısında dikilen amire baktığında, içeriye çökmüş alt çenesi sanki sıtma tutmuş gibi titriyordu. Bir şey söylemek için ağzını açtığı anda feri gitmiş gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülmeye başladı.

“Ayşe teyze maksadım seni üzmek değil, ne olur sen de bizi üzme. Bak bütün köy yukarıya taşındı. Bağ bahçe söküldü, evlerin çoğu yıkıldı. Gel inat etme, seni de oğlunun yanına taşıyalım. Çok yakında su buraya kadar çıkacak. Senin can güvenliğinden endişe ediyoruz.”

“Oğul ben evimi terkedemem, bu evin her bir kerpicinde eşimin emeği var, ben sağ iken evimi yıktırmam. Rahmetli benden hesap sorar, olmaz oğul ben evimi terkedemem”

Artık ağlamaktan konuşamıyor, cansız vucüdu hıçkırıklarla sarsılıyordu. Sefa bu duruma daha fazla seyirci kalamadı. Taa başından beri karşı çıktığı baraj davası yüzünden, içinde biriktirdiği kinle, yumruklarını sıktı, hızla oturduğu yerden kalktı.

“İnsaf be kardeşim, görmüyor musun bi çarenin halini, öldürecek misin kadını? Çıkmıyor evinden, çıkmayacak da, gücünüz yetiyorsa zorla çıkarın”

Ayşe nenenin hali emniyet amirinin de içini parçalamıştı. Lafı daha fazla uzatmadı, helallik isteyerek ordan ayrıldı. Az önce şen kahkahaların yükseldiği ambar kapısı, bir anda matem yerine dönmüştü. İkisinin de ağzını bıçak açmıyordu. Sefa yüzüne taktığı sahte gülücükle Ayşe neneye baktı.

“Bu sefer de püskürttük, hadi geçiş olsun eze. Epey zaman gelmezler rahat ol”

“İnşallah oğul inşallah “

“Eze bi isteğin var mı, sana biraz et ve erzak getirdim, Mestan için de sakatat. Eğer bir eksiğin varsa söyle, yarın onları da getireyim.”

“Allah senden razı olsun oğul, kendi evlatlarım senin kadar arayıp sormuyor. Allah seni darda koymasın. Hiç bir eksiğim yok şükür, yarın gidebilirsem bi kabristana gidicem. Burdan da okuyorum ama gidip başında da bi Yasin okuyayım diyorum”

“Eze ben gelip götüreyim mi”

“Yok oğul ben dinlene dinlene giderim, sağol sen işinden olma”

Sefa Ayşe nenenin elini öpüp yanından ayrıldı. Az önce yaşadığı üzüntü, zaten halsiz olan yaşlı kadını, cansız bir külçeye çevirmişti. Ambarın kararmış tahtalarına sırtını dayadı, eteğine yatan Mestan’ın yumuşacık tüylerini okşayarak, uzun zaman öylece oturdu. Mestan’ın mırıltısı yaralı ruhuna merhem gibi gelmişti. Kendini biraz toparlayınca, sofrasını kaldırdı, çul kilimi katlayıp köşeye koydu. Öğle namazı olmuştur diye geçirdi içinden. Epeydir artık köy camisinde ezan okunmuyordu. Yeni yerden de ezan sesi ta buraya ulaşamıyordu. Namazlarını, vakitleri tahmin ederek kılıyordu. Evin kapısındaki koca dut ağacının gölgesine baktı.

“Gölge asılmış, namaz olmuştur” diye mırıldandı. Eve girip abdestini aldı, zayıf ve yorgun dizlerine güvenemediği için oturduğu yerde namazını kıldı. Tesbih çekip, ellerini duaya açtığı anda, eşiyle birlikte kıldıkları namazları hatırladı. Sabah namazına eşinden önce kalkar, sobanın üzerindeki güğümden aldığı sıcak su ile eşine abdest suyu hazırlar, sonra onu uyandırırdı. Kendi postunu onunkinden iki üç adım geride serer, namaza birlikte dururlardı. Selam verdikten sonra, eşini arkadan büyük bir hayranlıkla ve aşkla izlerdi. Onsuz hayatı asla aklına getirmez, her namazda varlığına şükrederdi. Vefatından sonra eşinin postunu serdiği yerden hiç kaldırmadı. Eskisi gibi her namazda kendi postunu iki adım geride seriyor, namazdan sonra da onun önünde oturduğunu hayal ediyordu. Duasını bitiremeden göz yaşları yeniden akmaya başladı. Duayı kısa kesip, yerinden kalkmadan yandaki yer minderine uzandı. Yaşlı bedeni artık üzüntüyü kaldıramıyor, hemen güçsüz düşüyordu. Gözleri ağırlaşmıştı, uykuyla uyanıklık arasında yanına sokulan Mestan’ı farketti. Mırıldanarak sürtünüyor, ellerini yüzünü yalıyordu. Ayşe nene de bu sevgiyi karşılıksız bırakmadı. Yaşlılıktan sarı tüyleri iyice seyrelmiş olan Mestan’ın başını okşadı bir kaç kez. Mestan oturduğu yerden sahibinin yüzüne baktı bir süre, son bir kez daha burnunun ucundan kuyruğunun ucuna kadar tüm vücudunu kadıncağızın yüzüne sürterek bir hamlede pencerenin önüne sıçradı. Durdu, başını çevirdi, yarı karanlık odada, yer minderinde yatan sahibine tekrar uzun uzun baktı ve açık pencereden çıkıp gitti.

İçini sıkan rüyaların etkisiyle irkilerek uyandı, üstü açık uyuduğu için çok üşümüştü. Elleri ayakları buz gibi olmuştu. Gördüğü sıkıntılı rüyaları buna yordu. Uyanır uyanmaz defalarca besmele çekti, belinin üzerine doğruldu, kendini toparlamaya çalıştı. Kafasını pencereye çevirdi, dışarda hava nerdeyse kararmak üzereydi. Büyük bir telaşla kalktı yerinden, acaba ikindiyi kaçırmış mıydı? Hiç böyle yapmazdı oysa. Neden bu kadar uzun uyuduğuna anlam veremedi bir türlü.

“Estağfurullah estağfurullah, Allahım sen beni affet diye mırıldanarak dışarıya çıktı. Dut ağacının altına yürüdü, güneşe baktı, gölgelere baktı.

“Şükür ya Rabbim, kerahet vakti girmemiş daha”

Tatlı bir telaşla olabildiğince çabuk, abdest aldı ve hep yaptığı gibi eşinin arkasında namaza durdu. Akşam namazı vaktine az bir zaman kaldığı için posttan kalkmadı. Eşinin postuna bakarak uzun uzun dua etti, tesbih çekti. Vakit girince akşam namazını da kıldı. Birden Mestan geldi aklına. Uykuya daldığı andaki hareketlerini hatırladı, nasıl da üzülmüştü ağlamasına. Elini yüzünü yalayıp nasıl da teselli etmeye çalışmıştı onu. Karanlıkta görme yetisini hepten kaybeden gözlerini iyice açarak, sağa sola baktı.

“Pis pis pis.. Mestaann oğluumm nerdesin, acıkmışsındır sen şimdi. Sana taze ciğer pişireyim mi oğluumm…”

⬇ ⬇ ⬇ R E K L A M ⬇ ⬇ ⬇

⬇ ⬇ ⬇ D E V A M ⬇ ⬇ ⬇

Ne miyavlama ne bir mırıltı. Mestan odada değildi. Belli ki o uyurken dışarıya çıkmıştı. Mutfağın ışığını açtı, tahta tavandan asılan çıplak ampülün zayıf, sarı aydınlığında tüpün başını büktü, iki gözlü eski ocağın üzerindeki çorba tenceresinin altını yaktı. Sefa’nın getirdiği sakatat poşetinden bir parça ciğer çıkardı. Yaşlılıktan ağzındaki dişlerin yarısı dökülen Mestan’ı rahat rahat yesin diye tahtanın üzerinde minik minik doğradı. Küçük bir tavayla ocağa koydu. Bir yandan da durmadan Mestan’ı çağırıyordu. Sabahtan beri hiç bir şey yememişti, illaki acıkmıştır, ama neden ortalıkta yoktu. Ara sıra mahallede gezmeye çıkardı ama hava kararmadan eve dönerdi illaki. Yaşlı kadın hafiften telaşlanmaya başlamıştı. Tencerelerin altını söndürdü, pencerenin önünde duran, pilli el lambasını aldı, dışarıya çıktı. El lambasının cılız ışığıyla ambarın altına, öndeki küçük bahçeye baktı. Evin arkasındaki eski ahırın kapılarını, üstündeki mereği bile aradı. Mestan hiç bir yerde yoktu. Artan telaşını bastırmak için kendi kendini teselli etti.

“Vay yaramaz vay, gene kimbilir nerelere gittin. Sen geleceksin nasıl olsa, gece gece beni aratıyorsun. Vay yaramaz vay”

Elindeki fenerle ağaç dallarına, çardağa çıkan tahta merdivenin basamaklarına bakarken, bahçe kapısına yanaşan arabayı farketti. Araba durdu, içinden birileri indi ama alaca karanlıkta kim olduklarını seçemedi.

“Kimsiinn”

“Ebe nene benim ben, tanımadın mı?”

“Başkanım sen misin oğull”

“Benim tabi ebe nenem, ne yapıyorsun bu saatte dışarda”

Bahçe kapısından giren belediye başkanıydı, yanında takım elbiseli, genç biri daha vardı. Elini öptüler, ayak üstü hal hatır sordular.

“Hoş geldin başkan oğlum, buyurun içeriye girelim buyurun”

Ayşe nene köy ebesi olan rahmetli annesinden doğum yaptırmayı öğrenmiş, ilçeye hastane açılıp, ebe, hemşire gelinceye kadar, sayısız doğum yaptırmıştı. Belediye başkanı da eline doğan evlatlarından biriydi. Ayşe nene belediye başkanının ebesi olmasından dolayı çok gurur duyardı. Belediye başkanı da ona saygıda kusur etmez, her fırsatta halini hatırını sorar, gönlünü ve duasını alırdı. Son zamanlarda işlerinin yoğunluğu dolayısıyla, ebe nenesine pek uğramaz olmuştu. Emniyet amiri kendisine gelip durumu anlatınca haberi olmuştu Ayşe nenenin bu halinden. Baraj sularının köye dolmasına çok da fazla bir süre kalmamıştı. Ayşe nenenin viraneye dönmüş köyde tek başına yaşadığını duyunca, yeni yere taşınmaya ikna ederim umuduyla, yanına ilçeye yeni atanan kaymakamı da alıp, ziyaretine gitmeye karar vermişti. Ayşe nene onu severdi, ricasını geri çevirmez diye düşünmüştü.

“Oğul eşyaları Süleyman yeni eve taşıdı, eski sandalyeler de çardakta kaldı, kusura bakmayın, sizi yerde oturtacağım”

“Estağfurullah ebe nene, o ne demek, ben senin minderlerinde büyümedim mi” diyen başkan hemen oracıktaki mindere bağdaş kurup oturdu. Eliyle yandaki mindere vurarak;

“Buyrun kaymakam bey, biraz oturalım” dedi.

Kaymakam ütülü pantolonunun paçalarını yukarıya çekip, güç bela mindere bağdaş kurdu. Ayşe nene karşılarında mahçup, telaşlı bir halde ayakta duruyordu.

“Başkan oğlum kusura bakmayın, size çay yapsam içer misiniz?” diye sordu.

“Yok ebe nene zahmet etme, gel otur, biz seninle sohbet etmeye geldik. Hem az önce oğlun Süleyman’ın yanındaydık. Sağolsun bize fazlasıyla ikramda bulundu”

Oğlunun adını duyan yaşlı kadının yüzü birden asılıverdi. Haftalardır yanına uğramıyordu. En son geldiğinde de bağırıp çağırmış, kadıncağızı azarlayıp, ne halin varsa gör deyip gitmişti. Oysa ki onu anlayacak tek insandı evladı. Babasına nasıl aşkla bağlı olduğunu, bu evi nasıl sevdiğini en iyi evlatları bilirdi. Belli ki kendi yapamadığını başkana yaptırmak istiyordu. Usulca karşı duvarın dibindeki minderlerden birine oturdu.

“Bu bey kim başkan oğlum”

“Ebe nenem bu beyefendi ilçemizin yeni kaymakamı. Senin adını duymuş, ziyaretine gelmek istedi”

“Sağol evladım, Allah görevinde utandırmasın”

“Amin teyzecim amin. Sen evden çıkmamakta diretiyormuşsun diye duyduk, bir de biz rica edelim dedik”

Damdan düşer gibi söylenen bu söz, bir anda odanın havasını buza çevirmişti. Ayşe nenenin gözleri yeniden buğulandı, başı önüne düşüverdi. Durumu farkeden başkan, hemen söze girerek ortamı ısıtmak istedi.

“Ebe nenem evini çok sever, kaymakam bey. Ben onu anlıyorum, bağı bahçesi, meyve ağaçları hatta ağaçların dallarına konan kuşlar bile onun için çok değerlidir. Buradan ayrılınca onlara ihanet etmiş gibi hissedecek kendini. O sebepten gitmek istemez.”

deyip kaymakam beye yanlış yaptığı imasında bulundu. Derin bir sessizliğe gömülen Ayşe nenenin yanındaki mindere geçip oturdu, dizine elini koydu, eğilip hüzün dolu gözlerine baktı.

“Ebe nene bak ben hem bir evladın, hem de bu ilçenin belediye başkanı olarak söz veriyorum. Sana orda çok güzel bir bahçe yaptırıcam, içine de küçük bir ev. Oğluna, gelinine, torunlarına da yakın olacaksın. Kedinle orada aynı burdaki gibi yaşarsınız. Belki daha da hoşuna gider”

“Tabi ki hoşuna gider, baksana eve, çökmek üzere. Yepyeni bir evin, yepyeni eşyaların olacak. Çok kısa bir sürede burayı unutursun sen”

Kaymakamın bu sözleri hançer misali saplanmıştı Ayşe nenenin kalbine. O ana kadar minderin üzerinde boş bir eski çuval gibi duran bedeni aniden doğrulmuştu. Kafasını yerden kaldırıp, ok gibi bakışlarıyla kaymakamın gözlerinin içine baktı. Bu delici bakışlarla kaymakamı adeta esir almıştı. Gözlerini yaşlı kadının gözlerinden ayıramıyor, az önce ardı ardına olur olmaz lafları sarfeden dilini ağzının içinde çeviremiyordu. Yanlış yaptığını anlamıştı ama artık olan olmuştu. Alnındaki soğuk terler şakaklarına akarken, Ayşe nenenin sesi kulaklarında çınladı.

“Evlat, sen yurt nedir bilir misin? Tahsilli adamsın, bilmen gerek. Yurt dediğin köktür, aşktır, vefadır, sabırdır, temeldir, çatıdır… Sen hiç köksüz bir ağacın yaşadığını gördün mü? Maşukundan ayrı düşen aşıkların, zerzebil olduğunu bilmez misin? Sen hiç çatısız evde yattın mı oğlum? Bu ev benim yurdumdur… Biz burayı kocamla nasıl yurt edindik sana anlatayım mı?

Bu evi yaparken çok aç kaldık, ama karnımızı sevdamızla doyurduk, açlığımızı kimseye belli etmedik. Üst üste kurduğumuz her bir kerpici evladımız gibi sevdik. Çatıyı kapattığımız gün bizim bayramımız oldu, sıvasız evimizin içinde, birbirimize sarılıp mutluluktan saatlerce ağladık. Evlatlarımız bu evde dünyaya geldi. Kızlarım şu kapıdan çıktı telli duvaklı. Gelinlerimizi bu eve getirdik. Bu evin her bir köşesinde kocamın elinin, ayağının izi var. Bu ev bizim yurdumuz, sevdamızın en yakın şahididir. Bana yurdunu terket, sevdana ihanet et diyorsunuz. Bunu benden istemeye hakkınız yok.”

Her bir sözü ok gibi delici, kor gibi yakıcıydı. Kaymakam ve başkan donakalmış, Ayşe nenenin sözünün bitmesini bekliyolardı. Oda kısa bir müddet sessizliğe gömüldü. Havadaki kasveti dağıtan, başkanın fısıltıdan biraz daha yüksek çıkan sesi oldu.

“Çok haklısın ebe nenem, seni üzdüğümüz için bizi bağışla. Ver mübarek elini öpelim, hakkını bize helal et”

Yaşlı kadının dizinin üzerinde duran elini alıp öptüler, sessizce kapıdan çıkıp gittiler. Onları uğurlamak için ayağa bile kalkamadı. Artık gücü tamamen tükenmişti. Eteğinin ucuyla gözünden süzülen yaşları sildi, son bir gayretle yerinden doğruldu. Abdestini tazeleyip, yatsı namazını kıldığında vakit bir hayli geç olmuştu. Mestan hala ortalıkta yoktu ama kapıya çıkıp onu çağıracak gücü kendinde bulamadı. Gece gelirse eve girebilsin diye pencereyi araladı, yorgun bedenini eski somyaya serili yatağına bırakıverdi. O kadar bitkindi ki, yatak duasının yarısında uyuyakaldı.

Aralık bıraktığı pencereden gelen esinti, solgun yüzünü yalayınca, ürpererek uyandı. Yattığı yerden, göz ucuyla dışarıya baktı. Sabah namazı çoktan olmuştu, güneş neredeyse doğmak üzereydi. Dünden beri namazlarını gecikmesinin müsebbibi olan gafletinden ötürü kendine kızarak olabildiğince çabuk kalktı, abdest aldı, namazını kıldı. Artık odanın içerisi iyice aydınlanmıştı. Gözü Mestan’ı aradı, ama odada değildi. Bu güne kadar geceyi dışarda geçirdiği olmamıştı. Bu ıssız köyde nereye gider, ne yapar, karnını neyle doyurur diye endişelenmeye başladı. Hem Mestan’ı aramak hem de kabre gitmek için, yarım yamalak kahvaltı edip çabucak evden çıktı. Cansız dizleri, iki kat olmuş bedenini taşımakta zorlanıyordu. Mahalle arasından geçen patika yolda ilerlerken, sağlı sollu yıkılmış evlere bakmamaya çalıştı. Bir zamanlar herbiri cıvıl cıvıl insan sesleriyle inleyen evler, şimdi yağmalanmış, sessiz yıkıntılara dönüşmüştü. Yıkılmış bir evin önünden geçerken, yola saçılmış olan siyah beyaz fotoğraflar dikkatini çekti. Az ilerde ise evden çıkan, işe yaramaz öte beri yığını duruyordu. Eski tahta bavullar, deri sicimlerle bin bir emekle yapılmış kalburlar, kırık testiler, kenarları atmış çinko sahanlar, ayağı kırık sofra, telleri kopmuş bir bağlama, toza toprağa bulanmış kırmızı bir vala* ve para etmeyecek, ama hepsinde binlerce hatıranın saklı olduğu daha neler neler. Bazı evlerin sahipleri yıkım şirketleriyle anlaşmış, uzun yıllar önce göç ettikleri şehirlerden hatıralarını bile toplamaya gelmemişlerdi. Bir zamanlar sahibinin baş tacı, eli ayağı olan ama şu anda yuvasından atılan yetim çocuklar gibi boynu bükük, bu eşyalara bakarken burnunun direği sızlamış, yüreği burkulmuştu. Bastonuna dayanarak eğildi, yere saçılmış olan fotoğrafları topladı, tozlarını silkeleyip kutsal bir emanet gibi, yıkık duvarın üzerine koydu. Ağlamaktan kuruyan göz pınarlarındaki iki damla yaşı titreyen eliyle sildi, ağır adımlarla yoluna devam etti. Kısa bir süre sonra, eski bir evin önünde durakladı. Taş ve topraktan örülmüş kalın duvarlı, üç katlı bu ev baba eviydi. Hala yıkılmamış olmasına çok sevinmişti. Tahtalar çakılarak kapatılmaya çalışılan, camları kırık, ahşap çerçeveli pencereden sarkan örümcek ağlarının arasından içeriye baktı. Burası ablası ile birlikte yattıkları odaydı. Çamur sıvanın üzerindeki badana biraz kirlenmiş, yer yer de dökülmüştü. Kapının yanındaki duvara çakılı askılık, pencerenin önündeki tahta sedir hala duruyordu. Dolu dolu olan gözlerini kapayıp başını usulca, sağa sola salladı. Bu evde, bu odada yaşadıkları, acı tatlı bütün hatıraları bir bir gözünün önüne geldi. Gönlünü kaptırdığı, sevdalısını azıcık görebilmek için, camın önündeki şu tahta sedirde saatlerce oturup beklediğini nasıl unutabilirdi. Bahçenin kuytu köşelerindeki üç beş dakkalık, ayak üstü buluşmalarını, ilk elini tuttuğu andaki yürek çarpıntısını, onu her gördüğünde yanaklarını al al eden ateş basmalarını unutması mümkün müydü? Annesinin onları nasıl yakaladığını hatırladı, o günkü korkusu geldi aklına. Babası onu öksüz ve yetim, dünyada bir dikili ağacı olmayan sevdalısına verecek miydi, yoksa onları ayırıp, ikisinin yüreğini de sökecek miydi yerinden? Ama korktuğunun aksine, babacığı durumu olgunlukla karşılamış, boynu bükük delikanlıyı evladı gibi bağrına basmıştı. Telli duvaklı gelin olup, baba ocağından çıktığı o hayatının en mesut gününü hatırladı. Arkasını dönüp giderken, yüreğini dağlayan hasret ve hüzün türkü olup dudaklarından dökülüverdi.

“Kışlalar doldu bugün
Doldu boşandı bugün
Gel kardaş görüşelim
Ayrılık oldu bugün”

Köyün dışındaki mezarlığın kapısına vardığında, bir hayli yorulmuştu. Biraz nefeslenip güç toplamak için yan taraftaki alçak duvara oturdu. Bir kaç tane ekibin mezarlığın içinde çalıştıklarını gördü. En son geldiğinden beri, kazınan mezar sayısı çok artmıştı. Nerdeyse mezarların tamamına yakını yeni ilçedeki mezarlığa taşınmıştı. Taşınmayanlar genelde sahipsiz kabirlerdi. Çocukları da babalarının kabrini taşımak için annelerine çok dil döküp, ısrarcı olmuşlardı ama o eşinin ruhunu rahatsız etmemek için buna şiddetle karşı çıkmıştı. Annelerini razı edemeyince ısrar etmekten vazgeçmişlerdi. Kısa bir dinlenmeden sonra ayağa kalkıp mezarlığa girdi. Eşinin kabrine varmak için, çukurların ve toprak yığınlarının arasından düşe kalka yürüdü. Akasya ağaçlarının altındaki kabre vardığında, hiç beklemediği, onu hayretler içerisinde bırakan bir manzara ile karşılaştı. Mestan eşinin kabrinin üzerinde uzanmış yatıyordu. Dün geceden beri kendisini merakta koyan yaramaz demek buraya gelmişti. Mestan’ı görünce mutluluktan neredeyse kanatlanıp uçacak gibi oldu.

“Mestaaannn oğluummm, sen babaya mı geldin yavruumm, sen de mi çok özledin benim gibi canım yavrum. Ben seni çok merak ettim oğlum”

Mestan onun geldiğini farketmemişti, uykusunu bölmemek için, usulca mezarın kenarındaki mermere oturuverdi. Dün akşamdan beri görmediği can yoldaşını çok özlemişti. Uzattığı elini, bir kelebeğe dokunurcasına nazik bir şekilde, ipek gibi yumuşacık sarı tüylerinin üzerinde gezdirirken, Mestan’ın vücudunun buz gibi soğuk olduğunu hissetti. Elini hızla geri çekti, öylece kalakaldı.

“Üşümüş, çok üşümüş” dedi içinden. Çabucak kucakladı Mestan’ını, bağrına bastı, sarıldı sıkıca. Göğsüne bastırdığı Mestan’a bakmaya korkuyordu, bekledi, öylece bekledi ısınıp kendine gelmesini.

“Oğluumm üşüdün mü sen oğluum. Hadi uyan, uyan da eve gidelim.”

Kollarını gevşetip, eteğine yatırdı cansız bedenini. Fersiz gözleri daha fazla dayanamadı, yanaklarındaki çukurlardan süzülen yaşlar, Mestan’nın ipek tüylerinin üzerine aktı ardı ardına. Ağladı, ağladı, sessizce ağıtlar yaktı evladına. Eşinin baş ucunda elleriyle kazdı mezarını. Son nefesinde babasına geldi madem, orada onun yanında kalmalıydı elbette. Sessiz ve ıssız dünyasındaki son güzel şeyi de kaybetmiş olmanın, derin acısıyla döndü eve. Ağlaya ağlaya aldı öğlen namazının abdestini. Kalbine saplanan acıyla kıldı namazını. Evin içindeki hava yetmiyordu ciğerlerini doldurmaya, boğulacak gibi oluyordu. Dışarıya çıktı, sağa sola yürüdü amaçsızca. Ne yapacağını bilmez bir halde dolaşırken, çardağa çıkan tahta merdivenin başına ilişti gözü. En üst basamakta eşini gördü, dimdikti, gencecikti, kucağına Mestan’ı almış gülümsüyordu. Elini uzattı “gel” dedi.

Yıllardır çıkmadığı, çıkamadığı merdiveni bir solukta çıktı. Sevdiği karşısındaydı, gözlerinin içine bakıyordu. Tıpkı eskisi gibi diz dize oturdular çardakta. Hiç konuşmadan seyredaldılar gölün masmavi sularını, ta ki son nefesini verene kadar…

Nursel Özgüler

Alıntı

Yorum yapın