İletki

‘İletki’ denilen sevimsiz açı ölçme aletini ne zaman görsem, aklımda sokağın köşesindeki bakkalın o pis kokusu, babamın perişan hali, annemin kümesten yumurtaları çıkarışı, kirpikli bakır sahan gelir. Hüzünlenir, ağlamaklı olurum.

4. sınıf sömestre tatilindeydi, karnelerimizi almış evlerimize dağılmıştık. Karnemi babama göstermiştim:

– Aferin oğluma. Gene pekiyileri düzmüşsün lan, demişti.

Yaz aylarında olsa çıkarır 25 kuruşu verirdi. Tam da kara kışın ortasındaydık. Kış geldimi her yer donar, babamın işleri durur, çalışamaz, elde avuçta ne varsa hepsi biter, beş kuruşu kalmazdı. Bunu bildiğim için öğretmenimizin “Tatilden sonra geometri dersine başlayacağız, tatil dönüşü birer iletki getirin!” dediğini hemen söylememiştim.

Tatil çabucak bitmiş, okulların açılmasına bir kaç gün kalmıştı. Sabah çorbamızı içmiştik. Babam askerden getirdiği paltosunu omuzuna atmış, evden çıkmak üzereydi.

– Baba, dedim.

– Okullar açılınca geometriye başlayacaak. Öretmen, gelirken birer iletki getirin! dedidi.

– Neyimiş lan o iletgi didikleri?

– Tenike bişi baba matematik dersinde ilazım olacaamış. Seninen ben de geliyim mi?” dedim.

– Gel lan! dedi.

Tesbihini cebinden çıkardı, ellerini arkasına attı, boynunu içine çekti, kehribar tesbihini şak şak çekerek o önde gidiyor. Ben de kuyruğunu toplamış it gibi tin tin arkasından korka korka yürüyorum. Yolda Şaben abiyle karşılaştık. Babam,

– Bizim oğlana iletgi neyim bişi ilazımımış. Bu bannag gadar çocug nidecekmiş bunu? dedi. Şaben abi de bana bakarak,

– Geometriye mi başlıyacaksınız? dedi.

– Hee.. dedim.

– Valla, Durmuş abi, geometri dersi iletkisiz olmaz. Artık sen de sevindir şu çocuğu, alıver bir iletki.. dedi. Şaben abi hastahanenin ambar memuruydu, o her şeyi bilirdi. O gerekli diyorsa, muhakkak alınacaktı. Babam önde ben arkada giyorduk. Babam birden durdu, Hacı Baba’nın bakkal dükkanına doğru baktı. Kimse yoktu. Tam zamanı diye düşünmüş olacak ki dükkana girdik.

– Hacı Baba, dedi, babam.

– Benim oğlanın okulu açılacak, ona iletgi mi neyim? Bişi lazımımış. Bi dene vir de.. Daha sonra parasını viririk, dedi. O da,

– Hadi be gidin şurdan! Borcunuz burdan İstanbıl’a yol olur. Önce sen hele bir eski borçlarını öde! dedi. Vermedi. Babamın yüz ifadesi değişti; ağlayacak çocuk gibi dudaklarını büktü. Onu bu halde hiç görmemiştim, içime dokunmuştu. Nalbant Hoca’ın camide anlattıkları aklıma geldi. O anda kıyametin kopmasını diledim. Babam üzülüyorsa eğer, herkesler üzülmeli, acı çekmeli, kahrolmalıydı… O an Allah’ın yerinde olmak, merhametimi gizleyip, babamı üzdüğü için Hacı Baba’yı cehennemime sokmak, azap çektirmek istemiştim, çocukluk işte.

⬇ ⬇ ⬇ R E K L A M ⬇ ⬇ ⬇

⬇ ⬇ ⬇ D E V A M ⬇ ⬇ ⬇

Babam, ha ağladı ha ağlayacak vaziyetteydi,

– Gel beninen, dedi. Dükkandan çıktık.

O önde ben arkada tin tin çarşı pazar dolaştık. Anlaşılan babamın cebinde parası yoktu. Bir başka dükkana daha girip borca bişi istemeye de cesaret edememişti. Bense istediğime isteyeceğime çoktan pişman olmuştum. Babam yolda karşılaştığı, bir kaç arkadaşıyla konuştuktan sonra, elimiz boş eve döndük.

Babam perişan haldeydi. Sırtındaki paltoyu bir kenera attı, ayaklarını tandır yorganının altına soktu. Bana sevmenin, çoşkuyla yaşamanın, cesur olmanın, iyi niyetli olmanın, kahkahalarla gülmenin ve her şeye rağmen kendim olmanın, güçlü olmanın yollarını öğreten, doğru bildiğim yolda yürümenin ve gerektiğinde yumruğumu sıkıp masaya vurmanın ne denli önemli olduğunu gösteren ela gözlü devim, bir anda yıkılmış külçeye dönmüştü.
Varıp sokulmak, tandır yorganının altına girip, boylu boyunca sarılmak istedim babamın boynuna, kafamı sokmak istedim koltuğunun altında, yapamadım. Üşümüş olmama rağmen babamın yanına tandır yorganını altına giremedim. Karnımın ortasında bir büyük boşluk veyahut bir ağrı veya başka bir şey vardı. Gelmiş oturmuş, sıkı sıkı yerleşmiş gitmiyordu. Sedirdeki köşe minderinin içine kafamı soktum, kimseye çaktırmadan için için ağlıyordum. Annem geldi yanıma oturdu:

– Niye oynamıya gitmedin? Açmısın yımırta bişiriyim mi? dedi.

– Gitmiyacaam. Canım istemiyor, yimicaam, dedim. Babam:

– Dokunma ona canı sıggın, dedi. Annem,

– Niye canı sıggınmış benim guzumun? dedi. Babam,

– İletgi mi ilazımış neyimiş, dedi. Sesi titriyordu. Benimse babamı zor duruma soktuğum için, içim parçalanıyordu.

– İletki neyim istemiyom, dedim. Annem,

– Gel beniminen, dedi. Ahıra gittik.

– Gir şu pinniğe, dedi. Girdim, 7 tane yumurta vardı. Birini folluğa bıraktım, 6 tanesini aldım çıktım. Annem, elindeki yaş bezle yumurtaları sildi, temizledi, kirpikli bir sahana koydu, üstüne beyaz bir bez örttü, bana verdi.

– Götür bunnarı, çarşıda sat! İletgi mi ne alacasan al! dedi. Milli Piyango‘dan büyük ikramiye bana çıkmış gibi sevinmiştim. Koşar adımlarla gittim. Yumurtaları sattım. Kendime bir iletki. Anneme, babama, bir de bana birer simit aldım. Getirdim. Annem ve babam tandırda yatıyorlardı. Ben de vardım, tandır yorganının altına ayaklarımı soktum. İletkimi gösterdim. Babam,

– Benim oğlum böyümüş de iletgilerinen mi yazarmış, dedi. Adamın sırtından karlı dağlar kadar büyük bir yük kalkmıştı. Yine eskisi gibi yüzü gülüyordu. Simitlerimizi neşe içinde yedik. İçimde anlatılması imkansız bir neşe vardı. Nihayet yarın okullar açılacak. Dersler başlayacak, öğretmenimiz,

– Haydi bakayım iletkilerinizi çıkarın, dediğinde. Sesimi kısarak,

– Şey öğretmenim babamın parası yoktu da, yarın alıvercek, diye yalanlar uydurmak zorunda kalmayacak. Çantamı açacak, iletkimi çıkaracak, herkesten önce masanın üzerine koyacaktım.

İsmail Samur

Alıntı

Yorum yapın